İzleyiciler
23 Şubat 2022 Çarşamba
Dünya Büyük mü, Küçük mü?
Bu konuya kafasını kaldıran ve boşluğu izlerken gözü etrafına değen çok insan dikkat etmiştir.
Herkesin telaşı, koşturması.. kimisinin yürüyüşündeki utangaçlığı, bazısının kaygısı..
İnsanları izlemek çok şey öğretir ama dik dik bakmamak suretiyle tabi, yoksa ansızın biri sizi tokatlayabilir ve haklıdır da. Dik dik bakılmaz. Zaten izlemek bir çeşit yolculuktur..
Derken, bir an irkildim. Defalarca kez bana dar gelen bu dünya; ama bir kere değil, defalarca kere bana dar gelen bu dünyaya bunca insan nasıl sığıyordu.
Eğer dünya bu kadar büyükse ben niye kendime bir yer bulamıyorum?
Bakış açısı diye cevaplayabilirim bu soruyu. Hatta eğer cevabı kendime değil de başkasına versem ikna da ederim. Hatta ve hatta bakış açısını değiştirebilirim de..
Ama kendime elim ulaşmıyor, merhemim yetmiyor. Benim bazen günüm henüz güneş tepedeyken bitiyor.
Karamsar mıyım? Sanmam.. melankoliyi zaten hiç sevmem.
Ama işte biliyorum, başımıza ne geldiyse büyümekten geldi. Büyümeyecektik arkadaş..
Biliyordum ondan ağladım o kadar ben büyümeyeceğim diye (10 yaşıma girdiğimde tekli rakamlarda bir daha olamayacağım diye ağladım, birkaç yıl geçtiğinde de kendimi banyoya kitleyip büyümeyeceğim diye saatlerce çıkmadım).
Ama ne oldu?
Dediğim yere geldik. O zaman da diyordum; 'büyüyünce yaralarımız çabuk iyileşmeyecek, kimse hatamızı kolay affetmeyecek' diye.
İşte o noktadayım. Büyüdükçe sığamıyorum hiçbir yere.. kocaman oldukça sanki kütlemiz arttıkça.. neyse tamamlamak istemiyorum bu cümleyi.
Nereden nereye geldik yine, hayırlısı..
Bu gece de böyle olsun.
Hoşça kal sevgili günlük gibi kullandığım blogum.
24 Ocak 2022 Pazartesi
Bir Yara'nın Sene-i Devriyesi..
Tam ne zamandı hatırlamıyorum ama 2 yıl evvel diye kalmış
aklımda..
Farsça bir parça var, Mohsen Chavoshi- Kojaei olarak
yazılıyor, okunuşu Muhsin Çavuşi- Kocai ve Türkçesi Neredesin? Olan bir parça..
Ofisteydim, aslında hiç iyi de değildim..
Yılını hatırlamasam da, ay olarak Ocak ayıydı..
Yutkunamadığım, uyuyamadığım, uyanamadığım bir zamandı..
Bir şarkının bütün notaları dahi bir insana dokunur mu? Bütün
iç çekişlerine ortak olunur mu?
Dokundu..
Ortak da olundu..
Durup dururken neden aklıma geldi diyordum bu parça? Yazıya başlarken bunu düşünüyordum hatta.. Niye şu an bunu yazmak istiyorsun? Diye sordum kendime..
Sonra baktım Ocak ayındayız..
İzi kalmış belli ki..
Yara biliyor tarihini..
Yara çok iyi biliyor sene-i devriyesini..
Bugün tekrar dinledim aynı parçayı, hatta üst üste birkaç
kere dinledim. Ama hep başka bir işle meşgul oldum ve parçayı kaçırdım..
Uzun bir hastalık sürecini geride bıraktım. O zaman da çok hastalanmıştım ama o zamanki fiziksel bir hastalık değildi..
O zaman da böyle hastalanmıştım, ama geride bırakmak için
kalbimi çıkarmam gerekmişti..
Ne yani, zaman hep birbirini mi tekrarlıyor şimdi? Hep aynı zamanı
farklı gömleklerle mi yaşıyoruz?
Aslında dünyanın dönmesi sadece kendi etrafımızda dönüşümüz
mü?
3 gün..
Ama koskoca 3 gün; gece-gündüz demeden, her anı yıllara denk
düşen ve 3 gün sonrasında bir dönüm noktasına girdiğim bir ay..
Ve şimdi.
Hangi yıla ait olduğunu dahi hatırlamadığım, bende olup bana
yabancı gelen bir yaraya bakıyorum..
O zaman da geçmeyecek sanmıyordum. Hatta anneannemi kaybettiğim
günden bu yana, hiçbir şeyin çok kalmayacağını da çok iyi öğrendim. Her şey geçer
biliyorum.
Hem de her şey geçer..
Nitelik ve niceliği kişiye göre değişse de, her şey geçmekle
kaimdir.
Şimdi Mehmet Emin Ay dinliyor ve geçen sürecin nasıl
geçtiğine bakıyorum..
Ve bir sorum var? Acaba ne okusam?
Sabahattin Ali mi? Yoksa Halil Cibran mı? Yahut İvan İlyiç’in
ölümü mü?
Ne alakası var yazıyla okumanın? Her şey geçse de her şey
alakalıdır birbiriyle.
Ben günlerce kendimi sıkıp, sustuktan sonra bu parçayı (Mohsen
Chavoshi- Kojaei) dinledikten sonra hıçkıra hıçkıra ağladığım gün,
söyleyemediğim her şeyi okudum..
Bütün düğümlerimi okuyarak yuttum..
Bütün gözyaşlarımı okuyarak akıttım..
Bütün sözlerimi okuyarak sustum..
Sızlamıyor şimdi hiçbir yanım. Hamd olsun, yarayı açan
merhemini de gönderiyor..
Saymadım ama yukarıda üç-beş kere yazdım; her şey geçer..
Şimdi akşam oldu.
Neyse çok da konuşasım kalmadı artık. Bu konuya ayırdığım
zaman bu kadar kalsın..
Hoşça kal..
29 Aralık 2021 Çarşamba
Ben Sizin Babanız Değilim..
Ve her insan her zaman her istediğini yapacak diye bir şey de yok. Mesela her istediğini yapabilmek hatta bence çok korkunç..
Sonra birini sevmek onun sahibi yapmaz kimseyi, sevdiğimiz insanlara onları yaratmışız gibi davranmak da ne bileyim biraz akıl eksikliği gibi..
2021 in son demlerinde neye bu kadar sinirlendim bilmiyorum.
Oysa sadece biraz hasta, biraz yorgunum. Ama mutsuz değilim (elhamdülillah)
Ağrım var, nefesim de daralıyor. Ama ruhsal bir sancı değil şükürler olsun..
Kalp ağrısı çok kötü biri, birkaç kere çok derinden münasebetimiz oldu kendisiyle ve hiç hoşlanmadım zatı alilerinden..
Neyse..
Peki, ben neden sizin babanız değilim? Beni tanıyan birçok insan bu söylediğimin fiziksel durumla alakalı olmadığını bilir.
Aslında bu bir itiraf da diyebiliriz..
Nasıl mı? Şöyle ki; çocukluğumdan bu yana biraz gereğinden fazla sorumluluğu hep almışımdır.
Ve bazen başkalarının sorumluluğunu da.. Bu ciddi bir problem. Başkasının sorumluluğunu almak aslında kendi hakkına girmek çünkü..
Fedakarlıktan bahsetmiyorum, bu bir kul hakkı meselesi. İnsan sadece başkasının hakkına girmez, hatta temelde kul hakkı insanın kendisine saygısızlığıdır.
Hazır başladık giydirmeye iki kelime daha yazayım içimde kalmasın; gıybet akıl eksikliği ve gösteriş de düşük zeka belirtisiymiş. Uzmanlar öyle söylüyor. Her şeyimizi gösterme çabası da bir kompleksmiş.
Sonracıma bağırarak karşımızdakini susturmaya çalışmamız acizlik, kendimizden güçsüz birine (fiziksel-psikolojik) şiddet uygulamaksa düpedüz eziklikmiş..
Bunları yazarken nasıl içim rahatlıyor anlatamam. Çünkü çoğumuzun karşılaştığı durumlara bir isim bulmak insanı rahatlatıyor.
Çok coştum, sakin ol Semacım 🙏🏻
Ve gerçekten ben kimsenin babası değilim, olmak istemiyorum ve olmayacağım da..
Eğer Allah o yükü benim omuzlarıma koymak isteseydi bunu yapardı, artistlik yapıp her önüme gelenin yükünü yüklenince; en başta kendim olmak üzere kimseye bir iyiliğim dokunmuyor..
Ve gün sonu raporunu aldığımda ben 100 yaşında bir ruhu taşıyorum. Özür dilerim sevgili kendim..
Kimsenin babası olmadığımı da geçen annem, çocukken babamın gömleğini giydiğimi söylediğinde idrak ettim. Evet dedim. Ben bu gömlekle babalık misyonunu yüklenmişim. Anaç değilim bildiğimiz babaçım. Babacan da olabilir.
Pardon, öyleydim. Artık değilim. Herkes kendi derdine, kendi yüküne, kendi işine dönsün.
Hoşça kal 2021 bir daha gelmeyeceksin biliyorum. Senden nefret etmiyorum.
Bu arada Nurgül'e yazı yazdığımı söyledim, çok atarlı olduğumu da söyledim o da bana 'seviyorsanız söyleyin'li bir yazı mı diye cevap verdi..
Kız haklı seven de söylesin. Sonra ağlamanın kimseye faydası yok..
Bitti.
20 Aralık 2021 Pazartesi
Nurgül İle..
(Baş not: maşallah demeden okumayın Allah rızası için, son
zamanlarda akşam gözümüz var desek sabah gözümüz çıkıyor zira..)
Soğuk aylardayız..
Ama üşümek sadece havanın derecesinin düşmesiyle olmuyor. İnsan
soğuk bir yüz, soğuk bir söz, merhametsiz bir kalp gördüğünde de üşüyor.
Zaten bazı şeyler bazı şeylere hiç bağlı değil.. (ne demek
istediğimi yazacağım aşağıda bir yerlerde)
Gelelim Nurgül’e..
İki gün konuşmadığınızda bütün dünyanın elektriği kesilmiş
gibi hissettiğiniz insanlar muhakkak vardır. Nurgül öyle biri benim için..
Birçok şeyi onunla yapmak büyük keyif veriyor hatta.
Issız bir adaya düşsem yanıma Nurgül’ü mutlaka alırım..
Peki, niye Nurgül? Reenkarnasyona inanmayan bir insan olarak
ve Harry Potter izleyen bir insan olarak, ruhumun onda tekrar dirilmesi demeyim
de, Nurgül’de ruhumun bir parçası var diyebilirim. (Harry Potter-hortkuluk gibi olabilir, ama o
da korkunç mu oldu? Bilemedim..)
İnsan birini sırf kendisine benzettiği için sever mi? Sever..
Peki, bu kendini sevmek midir? Yoksa gerçekten sevgilerin de çeşitleri,
aşamaları falan var mı? Hadi düşünelim..
Akşam olduğunda, iki gün üst üste olmuşsa ve birinde
konuşmamışsak ansızın bir mesaj geliverir birden telefonuma, ‘ne okuyorsun Sema
abla?’ bu mesajı atan tabii ki Nurgül’dür.
Aynı kitabı okumayı severiz çünkü..
Aynı şeyleri izlemeyi, aynı şeyleri dinlemeyi, aynı yerleri
görmeyi..
Mesela bir dedikodu yapacaksak, kitabın içindekilerin
dedikodusunu yaparız.. Ama ne dedikodular.. Bu eğlenceli olur.
Çünkü insanlardan kaçıp, kitaplarda dinlenmek, çünkü
uzaklaşmak ve kitaplarla yakınlaşmak bize iyi gelir biliriz.
Ya da birlikte hayaller kurmak, bu iyileştirir çünkü..
Evet, hayal kurmak iyileştirir. Ağlarken güldürebilir
mesela. Ve bir de şey var, nerede güzel ve iyi bir şey görsem sevdiğim insanlar
o güzelliği görsünler isterim. Gülüyorsam onlar da gülsün..
Çünkü onların iyilikle bir ilgisi olduğuna inanırım. Bazı insanlardan
yana umudum çok.. (Nurgül, ‘bazı’yı ‘bağzı’ okur musun lütfen?)
Şimdi yukarıdaki parantez içine gelelim.
Benim insanlarda şaşırdığım bazı şeyler var ( Nurgül ‘bazı
şeyleri,’ ‘bağzı şeyler’ olarak okur musun lütfen?)
Mesela çok gülmenin çok mutlu olmakla bir ilgisi yok. Ama acı
çekerken gülebilen insanlara şaşırırım..
Hatta bir şiir var Victor Hugo’nun ‘Ağlamak için gözden yaş
mı akmalı? Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı? Sevmek için güzele mi
bakmalı? Çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı? Hasret;
özlenenden uzak mı kalmaktır? Özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı? Hırsızlık;
para, mal mı çalmaktır? Saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı? Solması için gülü
dalından mı koparmalı? Pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı? Öldürmek
için silah, hançer mi olmalı? Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz
mı?’
Bence bu şiir en çok Nurgül’ü anlatıyor. Mesela o güler
çünkü.. Ama derinlerinde ne sakladığını kimse bilmez.
Çaktırmaz.
Ama biz insanlar görmediğimiz yarayı yok saymakla
meşhuruzdur. Ama Victor Hugo ne diyor? ‘ Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı?’
Ahh keşke ağlamasa..
Ya da göz yaşları sadece mutluluktan aksa..
Şu yaşıma kadar gönlüme değmeyen bir defteri dahi almaktan
imtina etmişimdir. Gönlüme değmeyen bir insanla da uzun uzun konuşamam mesela.
Ve her gönlüme değen bana bir şey öğretmiştir. Nurgül gibi, Kübra
gibi, Zeyneb gibi, Fatıma gibi, Songül Can gibi (evet Can böyle yazılır) Zehra
gibi, Buse gibi.. (burada 40 bin kere maşallah diyoruz)
Ve daha birçok güzellik gibi..
Tüm güzellikler adına, teşekkür ederim Allah’ım..
(Dip Not: Nurgül filleri çok sever..)
8 Aralık 2021 Çarşamba
Üçüncü Şahısların Hikayesi.. ( İki Ayrı 'O')
Hayatları boyunca 1 olamayan, iki ayrı O’nun hikâyesi
diyebiliriz belki. Ama; ben, sen, biz ya da siz değil, en çok hiçbir zaman bir
cümlede onlar olamayan iki ayrı üçüncü şahıslar.. (zor bir cümle olmuş, tekrar
okuyunca anladım)
Doğru anlatabildim mi bilmiyorum, hiçbir zaman bir bütün
olmayan iki ayrı insan işte.
Sahi, insan hiç birlikte bir bütünün iki parçası olabilir
mi? Yani gerçekten bir insanı severken, onu diğer yarımız gibi hakikatle
görebilir miyiz?
Gerçekçi olmak gerekirse sanmıyorum..
Eğer iki insan, ayrı ayrı iki insan; bir elmanın iki yarısı
gibi olsa mesela, bir yarım diğer yarımı daha çok ya da daha az sevebilir mi?
Mesela biz insanlar birbirimizin kusurunu çok çabuk görürüz.
En çok yanımızdakilerin, en çok sevdiklerimizin kusurlarına bakarız, diğer
yarımız gibi gördüğümüzü iddia ettiğimiz birinin kusurlarını görürken de aynı
maharete sahibizdir.
O halde biz üç kâğıtçı mıyız? Biz diğer yarımızı hatalarla
mı var ediyoruz?
Bu başka konu, bilahare biraz daha üzerinde düşünerek belki
bir gün ( bir hafta sonra da olabilir, bir ay ya da bir yıl sonra) üzerine bir
şeyler yazarım..
Ya da sevdiğim biri ile bu hususta konuşabiliriz bilmiyorum.
Dün gece içime bir sıkıntı girdi, ama nasıl bir sıkıntı. Benimle
alakası yok. Uyumak istemediğimi ama deli gibi de uykumun geldiğini fark
ettiğim bir vakitti.
Benimle alakalı hiçbir şey yokken, aklımı kurcalayan iki
üçüncü tekil şahısların nasıl birbirlerinden bu kadar ayrı ama birbirlerinin bu
kadar aynı olduklarını düşündüm durdum..
İnsan ömründe kaç kere geç kalır?
İnsan nelere geç kalır ya da?
Geç ne demek?
Zeyneb mesela bir kere uçağı kaçırmıştı. Uçak Zeyneb’i
almadan gitmişti. Bu geç kalmak mı? Onca çabasına rağmen yetişememiş olması geç
kalmak mı? Uçağa da yazıklar olsun, kız o kadar koşmuştu.
Neyse konu bu değil bir an aklıma geldi işte.
Peki, insanın en büyük geride kalışı kaç kere olur? Ya da
insan yetişmek istediğinde ne yapmalıdır?
Birbirini seven insanların sevgilerini bahanelere feda
etmelerine kızıyorum. Bu iki üçüncü şahıslar da pekaala birbirlerine karşı bir
şey hissedip, saçma sapan bahanelerle birbirlerine bağıra bağıra geç kaldılar..
Eğer bu geç kalmaksa..
Off ne kadar karışık karışık bir yazı yazdım Allah affetsin.
Ama anlaşılan bu olay, bu iki kişinin bahaneler uğruna
birbirlerinden kopmaları ya da hiç bağlanamamaları beni bir parça etkilemiş,
garip rüyalar gördüm.
Peki, hikâye nerede? Hala başlamayan hikâyem nerde?
Bütün hepsi bu kadar işte.
Bir konuyu öyküleştirme hususunda galiba çok iyi değilim. Ya
da cümlelerin ucunu açık bırakmayı, sadece bir konu üzerine düşünmeyi,
düşündürmeyi seviyor da olabilirim.
Belki bu da benim serseri serbest stilimdir.
Bir ara da unutmadan, ‘Nasıl Hüseyin Rahmi Gürpınar’a Dönüştüm?’
adlı yazımı içinde sıfır bilgi ile yazmayı düşünüyorum.
Dostum, magazinsel bilgiler kimseye bir şey kazandırmaz :)
Bu arada ‘André Rieu’ adlı sanatçının ‘Love theme from Romeo
and Juliet’ isminde klasik bir eseri var. Çok güzel, dinlemek isteyen olursa
buraya bırakayım.
Ama ben orijinali değil de, ‘Love Theme from Romeo and
Juliet - Joslin - Henri Mancini, Nino Rota’ şeklinde arattığınızda çıkan
versiyonu dinliyorum. Dipnot olsun.
Hoşça ve dostça kalınız..
26 Kasım 2021 Cuma
Ayakkabı Tamircisi..
Not: kurgu ile karışık, duygu ile harmanlanmış, kısmi
gerçek, biraz da tebessüm içerir. Ben düşünürken güldüğüm de olmuştu.
O zaman hadi bakalım yazalım yeni bir şeyler..
Çalıştığım yerin karşısında bir ayakkabı tamircisi var.
İnsanın ‘tamirci’lerden 2 beklentisi olabiliyor. Birincisi,
kendisine ait bir eşyanın düzeltilmesi, ikincisi ise; sanki bütün küçük
dükkânları olan ve tamir eden insanlar, hayatı herkesten iyi tanıyormuş gibi
bir bilgelik.
Neticede onarmayı bilen, ha kapıyı ha duvarı ha kalbi onarmış
ne fark eder ki? Hepsi aynı yöntemle olmayabilir, ama bilen için ‘tamir’ etmek
bir anahtardır ve o anahtar uygun olduğu bütün kapıları açabilir.
Nitekim benim de bu beklentim var sanırım kısmen.
Ama hikâyemi oluşturan bu değil. Benim için önemli olarak
gördüğüm bir gün için bazı hazırlıklar yapmıştım. Hem de öyle yabana
atılmayacak sıkı bir hazırlık.
Güzel görünmek istiyordum. Neyse bilahare uyumlu giyimin bir
parçası olarak bir ayakkabı aldım. Ayakkabımın arkası vurdu ve Allah’tan ofiste
Zeyneb’in terlikleri vardı. Terliklerimle eve döndüm.
Sonra Zeyneb dedi ki ‘Sema, ayakkabıcıya verelim ayakkabının
arkasını yumuşatsınlar, onlar biliyor bu yöntemi.’ Mantıklı geldi, ‘tamam’
dedim.
Tevekkül Allah’a gittik ayakkabıcıya, derdimi ve
istediklerimi anlattım dükkândan çıktım. Ayakkabıyı almaya Zeyneb’le birlikte
gittik. Amca istediğim şeyi yapmayıp ayakkabıya sadece taban koymuştu. Durup
dururken yükselen tabanı ayağımı sıktı, neden bunu yaptığını sorduğumda ne
dediğini hatırlamıyorum.
Ağzının içinde konuşuyordu.
Yine de emek çekmiş, kalbi kırılsın istemedim, muhtemelen
iyiliğimi düşünüyordu. Kötü davranmadım ama tabanı çıkarttırdım. Şokuma Zeyneb
bir hayli güldü tabi ama yapacak da bir şey yoktu.
Bir süre sonra, bu sefer yan tarafı açılan çok sık giydiğim
bir sandaleti, sadece o açılan tarafı yapıştırması için aynı amcaya götürdüm.
Ve almaya gittiğimde amca sandaletime yine taban koymuştu.
Sadece yapıştırmasını istemiştim oysa, ama yine taban
koymuştu. Bu sefer Zeyneb kahkaha attı. Ben de güldüm. ‘Amca taban seviyor
galiba’ dedim.
Amcaya asla kızamıyorum, nedense taban koyma işini benim
(müşterisinin) iyiliğini düşündüğü için yaptığıma eminim çünkü. Hatta öyle uzun
uzun sohbet etmedik lakin amcanın da iyi biri olduğuna eminim.
Ama ah amca, sen iyisin ama her zaman o iyilikle yaptığımız
şeyler iyilik olmuyor işte.
Sandaletimi giyemiyorum artık, diğer ayakkabıyı da tekrar
bir işlemden geçirtmek durumunda kaldım.
Ve asıl önemli olan ise, o önemli olan günün bugün hiçbir
anlamı yok.
Aslına bakılırsa başlığa bakıp, nasihatlerle belki özlü
sözlerle dolu bir yazı beklentisi olabilir (bende oluyor bazen).
Fakat bu öyle bir şey değil..
Bu sabah ise uyandığımda, neden bir ‘tamirci’nin sadece
bozulan eşyaları değil kırılan kalpleri de onarmadığını düşündüm..
Öyle işte.
Hadi düşünelim.
31 Ekim 2021 Pazar
Ekime Bir Not..
Yoksa içimde günlerdir söylemek istediklerim. Geçenlerde bir park gördüm mesela, burkuldu yüreğim.
Yağmur yağıyordu ince ve cılız bir şekilde. Kim bilir ne çalıyordu kulağımda, hüzün galip gelmişti gözlerime.
Islandım..
Ağır ağır yürümekti ilacım, ıslandım.
Toprağı soludum, gökyüzünün toprağı sulamasına gözlerimle şahitlik ettim, ıslandım..
Hüzün içimdeydi, hiç oyuncaksız park olur muydu? Kanatsız kuş?
Oyuncaklarını almışlardı parkın?
Islandım..
Yağmurda yürümek bir çeşit şifadır, ama romantizme de çok gerek yok her şeyin fazlası hastalıktır..
Kendi hikayemi yazayım dedim içimden sonra.
Islandım..
Ama ben kendimi anlatmakta hiç iyi değilimdir. Hiç beceremem de..
Islandım..
Sonra O geldi aklıma.. Rahmet olsun. Sevgili Orfeus..
Biraz kızdım önce, sonra aklıma oyuncakları alınan park geldi aklıma burkuldu yüreğim. Bilek burkmak gibi. Sızladı..
Sesi geldi ansızın kulağıma, titreyen sesi.. Tek cümlesiyle yüzlerce insana hükmedebilecek güçte olan sesi.
Evet evet.. öyleydi sesi, rahmet olsun.
Derken ekim sancılarım tuttu..
Ekim hep bana ağır geldi. Ekim ağırdı.
Şimdi bir camın kenarında, içimde yüzlerce cümle.
Hiçbirini söylemedim, kendimden tek kelime etmedim.
Yüreğimin sızısını sandığıma koyup, kilitledim ve üzerini kenarı işlenmiş bir örtüyle örttüm..
İşlemenin üzerinde Orfeus'un son okuduğu şiirdeki çiçek var.
Hoşça kal ekim..

