İzleyiciler

31 Ekim 2021 Pazar

Ekime Bir Not..

Aslında sadece şimdi aldım kalemi elime..

Yoksa içimde günlerdir söylemek istediklerim. Geçenlerde bir park gördüm mesela, burkuldu yüreğim.

Yağmur yağıyordu ince ve cılız bir şekilde. Kim bilir ne çalıyordu kulağımda, hüzün galip gelmişti gözlerime.

Islandım..

Ağır ağır yürümekti ilacım, ıslandım.

Toprağı soludum, gökyüzünün toprağı sulamasına gözlerimle şahitlik ettim, ıslandım..

Hüzün içimdeydi, hiç oyuncaksız park olur muydu? Kanatsız kuş?

Oyuncaklarını almışlardı parkın?

Islandım..

Yağmurda yürümek bir çeşit şifadır, ama romantizme de çok gerek yok her şeyin fazlası hastalıktır..

Kendi hikayemi yazayım dedim içimden sonra.

Islandım..

Ama ben kendimi anlatmakta hiç iyi değilimdir. Hiç beceremem de..

Islandım..

Sonra O geldi aklıma.. Rahmet olsun. Sevgili Orfeus..

Biraz kızdım önce, sonra aklıma oyuncakları alınan park geldi aklıma burkuldu yüreğim. Bilek burkmak gibi. Sızladı..

Sesi geldi ansızın kulağıma, titreyen sesi.. Tek cümlesiyle yüzlerce insana hükmedebilecek güçte olan sesi.

Evet evet.. öyleydi sesi, rahmet olsun.

Derken ekim sancılarım tuttu..

Ekim hep bana ağır geldi. Ekim ağırdı.

Şimdi bir camın kenarında, içimde yüzlerce cümle.

Hiçbirini söylemedim, kendimden tek kelime etmedim.

Yüreğimin sızısını sandığıma koyup,  kilitledim ve üzerini kenarı işlenmiş bir örtüyle örttüm..

İşlemenin üzerinde Orfeus'un son okuduğu şiirdeki çiçek var.

Hoşça kal ekim..

29 Eylül 2021 Çarşamba

Kübra İsterse..

 


Eylül bitiyormuş.. Kübra öyle söyledi..

Dün akşama doğruydu, güneş henüz batmamıştı..

Kübra mesaj attı, ‘Sema abla eylül bitiyor’ dedi..

Eylül evet bitiyor.. Hazan başlıyor. Hazan ve hüzün ne yakınlar birbirlerine..

‘yok mu?’ dedim kendime, ‘ömründen iki satır düşürmez misin bu aya? Hiçbir şey olmasa Kübra hatırına..’

‘olmaz mı?’ dedim usulca, ‘hele Kübra hatırı girerse işin içine..’

Mayıs ayının 17 sinde aldığım bir kitabın giriş sayfasına Eylül ayının 27 sinde, Bağcılar meydanda şöyle bir not düşmüşüm; ‘ bir şeyin değeri onu kaybettiğimiz anda veya anla alakalı değildir. Kaybettiğimizde yaşamış olduğumuz bizimle alakalıdır. Altını nasıl doldurmak istersek dolduralım..’

Oldum olası her şeye, elimin altında ne varsa o an ona not almayı sevmişimdir. İşte onlardan biri bu not da.

Ve son cümleyi tamamen; ‘aslında yazacağım başka şeyler de var fakat şu an yerim dar.’ Demek için o şekilde yazdığıma da adım kadar eminim..

Kaybetmek nedir? Herkese göre değişebilir belki..

Kimin neyi nasıl kaybettiği ya da kaybetmeye yüklediği anlam da..

Ama kaybetmek hep bir geç kalmışlık, bir pişmanlık, birçok keşke barındırır içinde.

Sanki insanın aklını devreye sokan o yokluk hissiymiş gibi.

Sanki sadece aklı da değil gönlünü de.

İnsanın kalbinin sızladığı an’dır kaybetmek. İsteyen istediğini düşünsün, kaybetmeyi bilmeyenler kazanmanın nasıl bir haz olduğunu anlamayanlardır benim yanımda.

Buradan Kübra’ya seslenmek istiyorum; ‘böyle bir yazı ile içini karartmayı ben de istemezdim, eylül biraz böyle bende.. Eylül’den bağımsız böyle. Tamamen Ekim’le alakalı. Ben en çok Ekim’de kaybettim çünkü.. Çocukluğumu bu ayda kefenlediler. Üzerine toprağı atarlarken gözlerimin önünde, elim kalbimde, boğazım düğümlenerek izledim. Şimdi o gözlerle Eylül’ün gidişini izliyorum..’

İnsan sevince de, hüzne de, acıya da aynı gözlerle bakabiliyormuş..

Gözlerimden öğrendim..

Hepsinde değişse de içindeki parıltısı, hepsine aynı gözle baktım..

Şimdi Zerrin Özer arka fonda, ağlayarak ve gökyüzüne bakarak ‘şimdi uzaklardasın’ şarkısını söylüyor..

Her izlediğimde içime işleyen gözyaşlarıyla söylüyor. Kaybedenler hep böyledir, bir yerlerden sanki kaybettikleri onu izliyor gibi gökyüzüne gözlerini dikerler.

Acıyı, hüznü, sevinci, huzuru izledikleri gözleriyle..

Oysa çok mu zor, ömrümüzden bir keşke’yi kaldırarak, kaybetmeden yaşamak? Zor demek ki..

Sonbahar..

Ve Kübra için sulayacağım bir çiçeğimi..

Kaybetmeden henüz yeşilliğini..

Bir söz düşüreceğim Eylül’e..

Hoşça kal Eylül..

 

24 Ağustos 2021 Salı

Yazıyor..

Mutlu insanlar hikaye yazamazmış, yazmak mutsuzların sığındığı limanmış.

Laf..

Ne yani, şimdi bütün şairleri ne bileyim yazarları acıdan beslenen bir grup melankolik mi ilan edelim?

Laf..

Ya da ne bileyim? Mutlu insanlar ne yapıyor da yazamıyor?

Laf..

Hep laf bunlar hep laf (okurken a ya şapka koymak lazım.. daha şirin oluyor.)

Şimdi neresinden tutsam bu şirinlerin, orası elimde kalacak biliyorum.

Çünkü her bir parçası kırılan bir yapının neresinden tutarsan orası elinde kalır bazen de kanatır..

Parçalar yaralar insanı.

Mutsuzluktan değil, acı çekebilme kabiliyeti herkesin nasibi değil..

Şimdi ne diyorum ben?

Şöyle, güzel bir sözü insan sadece bazen beğendiği için altını çiziyor. O anı yaşadığı için değil..

Ya da bazen içi kan ağlarken kahkaha atabiliyor, bu o acının olmadığından değil.

Ama işte hep laf bunlar.

Evrendeki her şey gibi..

Boşluğa doğru..

Mesela saatlerce telefonda konuştuğunuz ve sonra bir kelime edemediğiniz insanla aranızda artık kalmayan sözler, öncesindeki tüm paylaşımları laf olarak kaydediyor.

Laf'ı küçümsüyorum ve söz'ü tenzih ediyorum.
Çünkü ağzı olan laf edebiliyor ama aklı olmayan söz'ün hükmüne varamıyor.

Derken geldik yine bir gecenin kıyısına.

Hayatta ne çok şey değişiyor ansızın.

İnsan şok oluyor.

Şüphesiz insan şok olucudur.

Şoklar da bizimdir..

Şok deyince illa yine olumsuzluklar, acılar, kederler gelmesin akla..

İnsan güzel şoklara da girebiliyor, kendimden biliyorum..

Bir hikaye yazacağım mutlu şoklar diye mesela..

O vakit, herkese iyi geceler

19. Ağustos. 2021
İstanbul

5 Temmuz 2021 Pazartesi

Şair Öldü.. Ve Öldü Orfeus..

 




Bir gün bir şair doğdu uzak diyarlarda, satırların arasında. Kelimelere hükmetmeye başladı. Sonra hangi kelimeye üflese, muska niyetine taktı insanlar onu boynuna.

Bazılarının kalbine indi kelimeler. Öyle güçlü üflenmişti onlara o nefesler.

Sonra öldü Şair..

Ve öldüğü yerden doğdu Aşk.

Aşk’sız Şair olmazdı ama Şair’siz Aşk elbet olurdu..

Bütün kelimeler yasa büründü, İsa yeniden gerildi çarmıha..

Anne affet, yeniden açmak istediğimde kalbimi.

Ben yüzyıldır sürgünde olduğum bu toprakların; en asi, en hoyrat, en inatçısına düşürdüm tohumlarımı..

Gözyaşlarımı sürdüm toprağa yüzyıllık hasretimle..

Anne affet, duramadım sözümde.

Şair öldü anne ve Orfeus öldü..

Ama doğdu Aşk onların öldüğü yerde..

Şair’in külleri Aşk’a değdi. Küllerle tövbe etti çarmıhın çivileri.

Ve ben bir daha anmamak için Şair’in adını ve bir daha asla anmamak için Orfeus’un hatıralarını, adaklar adadım başımla birlikte..

Ve koptu kıyamet, bütün sessiz kalan kelimelerin ardından..

Sonra, tam yüzyıl sonra bir gün konuşmak istediğimde, harfler yırttı boğazımı..

Nerede durmak istesem, ayaklarım parçalandı..

Bu bir Aşk ve ayrılık hikayesi değil..

Tüm şarkıları tersten dinliyor, okuduğum kitaplardan hiçbir şey anlamıyorum. 24 saatte 4 ya da 5 saat anca uyuyabiliyorum.

Ne bir hasretin gerdanlığı var boynumda takılı olan, ne bir acı var ateşime sürdüğüm..

Bu bir teşekkür mektubudur..

Sonsuzluğa dair yürürken. Elveda Şair.. Elveda Orfeus..

8 Haziran 2021 Salı

İçler Dışlar Çarpımı ;)

 




Nicedir konuşuyorum içimle, nicedir belki atıyorum içime bilmiyorum..

Sanki kendi hayatıma uzaktan bakıyorum bugünlerde, gerçi şu an Yavuz Bülent Bakiler var arka fonda, bir parça karıştırıyor kafamı çünkü ‘şaşırdım kaldım’ diyor gözünde yaşla.. Ama olsun ben yine de yazmak istiyorum.

Bir süre evveldi..

Ama çok geçmedi üzerinden, bu yüzden eskidendi diyemiyorum..

Bir yaram yoktu sardığım, bir gözyaşım yoktu akıttığım. Aksine halim keyfim yerindeydi..

Bir düzen tutturmuş kendi kendimleydim..

Sonra bir şey oldu.

Pat diye oldu.

Neydi diye düştüm peşine, ardınca kovaladım kendimce. Biraz inat ettim biraz ısrar..

Sonra bir hikaye çıkardım kendime..

Bir gün yolda bir çiçek buldum, kopmuş dalından yatıyordu kaldırımda sessizce. Ve ben hiç çiçek koparmadım (çocukken çimenleri çiçek diye bütün apartmana dağıtmam dışında).

Kıyamadım koparmaya ama çok çiçek aldım. Ben koparmıyorum diye belki de bilmiyorum. Çiçek koparmayı sevmedim ama almayı çok sevdim.

Ama konunun bütün bunlarla alakası yok aslında..

O çiçeğe söz verdim bir gün ondan bahsedecektim (verdiğim söz hikâyesiydi, sözümün arkasındayım yazacağım bir gün. Ama şimdi değil)

Sonra devam ettim hayatımın dışında kaldığım parçasında, kendi hikâyemle yürümeye.

Bilinmezlik bende sinir yaptı. Peşine düştüğüm şeyi algılayamamak beni gerim gerim gerdi.

İsmi lazım değil bir sanatçı ablamızdan sonra belki de en çok gerilen insan olarak kendimi kendi tarihime yazdım..

Sonra hırçınlaştım, sinirim ufaktan öfkeye dönüştü.

Tabii kalbimin o anki geçişlere ve yaşadığı duygu değişimlerine verdiği tepkiler de hiç hoş değildi..

Ve hala öyle tepkiler hoş değil..

Mesela iç sıkıntısı gibi, boğazda bir düğüm, kalbimin kaç kilo olduğunu hissetme duygusu..

(İnsan kalbinden başka bir şeyle hissedebilir mi? Bu da şimdi aklıma geldi.)

Yerli yersiz ritim bozuklukları. Tabi bu sevgili kalbimin sadece kendine yaptığı bir hal değildi. O ağırlığı hissettiğimde hazımsızlıklarım başladı. Kendimdeki bu duygu değişiklikleri kendimi izleme ihtiyacına sebep oldu.

Ben benden ayrılıp aradığımı bulmak zorunda hissettim kendimi.

Bütün bu süreçlerde, annem ve kardeşlerim, dostlarım benim için dua zincirleri oluşturmuş, zikir ehline dönüşmüşlerdi. Bunu da kaydedeyim buraya.

Kendime dışarıdan iki aşamayla baktım. Biri gerçekten bendeki bu halleri meydana getiren insanlarla alakalı olarak onlarla konuşarak. İkinci olarak da herkesle iletişimi kesip kendi bahçemin dışına çıkarak.

İlk yolum yine beni sıkıntılara soktu ve ikinci yol ile huzur buldum.

Şimdi huzurun içinde isim koymak için çabaladığım her şeyin aslında bir isminin olmaması gerektiği rahatlıkla bu yazıyı masamda yazıyorum.

Ben ne kadar sıkıntıdan çatlarsam çatlayım, kalbim ne kadar patlayacak gibi de olsa; hayat hep devam etti.

Bir sonu olmayan hikâyemdeyim.

Ve gerçekten bir çayı hak ettim.

Yavuz Bülent Bakiler’in ‘Şaşırdım Kaldım’ şiirini de herkese tavsiye ederim. Güzel şiir çünkü..


2 Nisan 2021 Cuma

Şairin Gözyaşı..

 


Bir gün bir çiçek kesti yolumu, ‘dur’ dedi canhıraş bir şekilde. ‘Nereye gidiyorsun benim toprağım bu kadar ezilmişken?’ öylece dondum kaldım. Durdum, ses edemedim..

Ama durdum, gidemedim. Durdum sineme acıyı orada işledim. Belki biraz merhem olur diye ‘ben de topraktan geldim’ dedim.

‘Köklerim var o toprakta, biz kardeşiz seninle..’

Gözlerindeki yaşı sildi çiçek, gözleriyle yaralarını gösterdi, ezilmiş toprağı, çiğnenmiş gururu..

‘Seni de sevdiğini söyleyip koparıyorlar mı dalından? Seni de sırf bir kitabın arasında kurutmak için söküyorlar mı kökünden? Güneşinden ayırılıyorlar mı seni de? Üvey kardeş miyiz biz, sen yürürken ben soluyorum..’

Sinemin ortasından bir alev yükseldi, yer neden yarılmadı, neden o toprağın altına girmedim bu acıyla dedim.

İçimden söylediğim hiçbir söz kendimi teselli etmedi.

O gün o çiçekle bir daha koptum bağımdan.

Bir daha dinledim ağıtları Ney’den..

Avuçlarımın arasına aldım o çiçeği, gözyaşlarımla suladım, öptüm, kokladım..

Ve bir söz verdim, ‘hatıranı koruyacağım sevgili çiçek, unutturmayacağım acını ve yasını’ son bakışını tebessümle etti. Belki beni affetmişti..

Avuçlarımda sanki bin yıllık bir yük vardı şimdi. İlerledim yola devam ettim, bir kuşa ilişti gözüm, gökyüzüne küsmüştü.

Yaklaştım usulca, kaşlarını çattı asice. Ne derdi var diye düşündüm. ‘Kanatları olan bir varlık neden uçmaz ki’ dedim kendi kendime. Kuş duymadı, gökyüzü de duymadı.

Sordum tam 3 kere, ‘neden uçmuyorsun sevgili kuş, bak ne güzel parlak tüylerin var, güneşte pırıl pırıl parlarlar hem’ dedim.

‘Dalga mı geçiyorsun, hava yağmurlu’ dedi. Kızmıştı ama konuştuğu için kendimi iyi hissettim. Öfkeli değildi, küsmüştü ama gönlü alınsın istiyor gibiydi daha çok.

Sonra yere bakarak konuşmaya başladı, ‘nicedir uçtuğum gökyüzü bir kere bakmıyor yüzüme, ben ona kendimi beğendirmek için her sabah tüylerimi yıkıyor temizliyor, takla atıyor, rüzgâra meydan okuyorum. Ama o beni görmüyor. Sevmenin bir karşılığı olmayacaksa neden seveyim? Neden çabama hiç teveccüh etmiyor, neden bir kere bana seslenmiyor?’ dedi..

Darılmıştı kuş gönlü..

‘Sevmek karşılık bekleyerek yapıldığında ticaret olmaz mı?’ dedim kısık bir sesle..

‘Hem sen sanıyorsun ki o görmüyor, muhakkak haberi var. Hem de sadece onun için çabaladığından değil, ona ne kadar küstüğünü de biliyor.’ Dedim.

‘Eğer seni sevmese, göğün gönlünde nasıl uçacaksın, yani çabalamak için bir gökyüzün olacak mı?’ dedim.

Anlamıştı demek istediğimi, ama yine de gökyüzü onu teselli etsin istiyordu bu yüzden ‘sen çok biliyorsun.’ dedi ve uçtu gitti. Ama söylediklerimi beğenmişti.

Tam yerimden kalktım 10 adım kadar ilerledim, derken bir şairin iç çekişine takıldım düştüm..

‘Bismillah’ dedim bu da neyin nesi?

Konuşmuyor ve asla susmuyordu bu sessizliğinde. Hangi dilde konuşuyor ve kaç dilde birden susuyor diye yüzüne baktım.

Elinde bir avuç yara bandı, üzerlerinde şiirler vardı. Yaklaştım, korktum ama.

Ben yaklaşık yüz-yüzelli yıldır Şairlerden korkuyorum.

Sormadım neyi olduğunu, ağlamaya başladı. Çantamdan bir şişe çıkardım ve gözyaşlarını topladım.

Ağlaması bitene kadar oturdum yanında. Ardından gözyaşlarını alıp uzaklaştım oradan. Ardından bir parça toprağa geri diktim solan çiçeği, bir damla şair gözyaşı döktüm üzerine.

Canlandı..

Ve dönüşte bir damla verdim kuşa..

Gökyüzü ile barıştı..

Ardından nerede gerçek bir yara görsem o Şair’e selam ettim. Zehrin panzehri o zehrin içindedir. Ama bütün zehirlere bir tek Şair şifa sürebilir.

Selam olsun acıdan yana nasibi olanlara.

Selam olsun acıyı sinesinde damıtıp şifaya dönüştürenlere..

30 Mart 2021 Salı

Güvercin Vadisi..

 


Yüreği soğuyanın savaşı bitiyormuş. Böyle bir söz dolaşıyor halk arasında. Günden güne de yaygınlaşmaya başladı. Ama şimdilik yayılıyor. Bir gün başka bir söz bu sözün de yerini alacak.

Çünkü artık sanki sadece tüketmek için yaşıyoruz.

Kelimeleri söyleye söyleye bitiriyormuşuz gibi geliyor. Tuhaf işte.

Dün çok huysuzdum, bugün keyifsizim..

Biraz da düşünceli. Ve hava da sanki aman keyfin yerine gelmesin der gibi.

Her gün güvercin vadisinden (bana göre) geçerken, bir düşünceye dalıyorum. Her günün gündemi farklı oluyor.

Bugün kanat çırpan çeşitli kuşlar bana ölümü fısıldadı. Kendi ölümümü.

Bilmem dün saksıda gördüğüm toprağa dalmam mı bunu düşündürdü? Yoksa ıstırapla dolu iki gecem mi?

Ama bilahare düşündüm işte..

Doktora gitmem gerekiyordu mesela bugün ama içimden gelmedi.

Hatta kendi kendime, ‘ölümcül bir hastalığım olsa acaba moralimi yüksek tutabilir miyim?’ dedim. Doğru yanlış bilmiyorum.

Sonra ölecek olsam neler yaparım diye düşünmeye başladım.

Kime ne derim ya da kime ne demem?

İlk aklıma Orfeus geldi..

Onu çok özledim. Onu ne zaman özlesem canım bedenimde fazlalık ediyor. Sonra dün izlediğim bir şey gözümün önüne geldi.

Bir kız var, bir adamı seviyor. Adam habersiz, bilgisiz öyle çekip gidiyor. Aslında adam da seviyor ama çaktırmıyor (dizilerin uzun ve izlenebilir olması için bu tarz aksiyonlar gerekli). Kız normalde fotoğraf çekiyor, fotoğraf sergisi açacağı zaman kendi çekimlerinin arasında bir seçim yapması gerekiyor. Derken pat diye sevdiği adamın fotoğrafını görüyor. Kalkıyor ve gidiyor ağlıyor. Ardından elini yüzünü yıkıyor falan.

O an o kızı anladığım için kendime şaşırdım. İnsanın bir fotoğrafa ne kadar ve nasıl yenileceğini çok iyi biliyorum.

Ben bir fotoğraf yüzünden, gerçekten sadece tek bir fotoğraf yüzünden her şeyden kaçmak istemiştim.

İşte bir güvercin vadisi insana neler yapar? Bunları her gün biraz daha görüyoruz.

Ölümden Orfeus’a.. Orfeus’tan dün geceki diziye..

Sonra yarın oldu.

Hava karanlık. Neyse ruhlarımız aydınlık olsun.

Daha birçok düşünce zihnimde döndü durdu. Ama ben hep ona duyduğum hasrette takıldım.

Neden anlamıyor onu özlediğimde huzurum kaçıyor.

Zeyneb’e diyeyim de biraz arabesk dinleyip çikolatalı süt içelim..

Sevgili kuşlar, beni her şeye inandırmayın rica ediyorum..

Küçüklerin gözlerinden öperim. Büyüklere hürmetler