Bir müzik açayım da içimdekileri dışarı çıkarsın dedim,
şarkı cilve yapmaya başladı.
Bir gün ne olurum bilmiyorum ama bugün biraz ziyan olmuşum,
telef olmuşum gibi hissediyorum. Gelecek kariyerimi ise asla aynı düzlemde
sürdürmeyi düşünmüyorum.
İyi miyim bilmiyorum. Ama yer yer kötü oluyorum bunun
farkındayım. Hayatımın ortalamasından bir özet çıkarsak belki bu yaşıma kadar
hiç yaşamadığım şeylerin ortasındayım.
Bazen kendi hayatımı yaşamadığımı sadece yaşlandığımı
düşünüyorum. Ama bugün dünden daha iyi hissediyorum. Belki aynada
kırışıklıklarımı görmediğimdendir, bulunduğum yer karanlıktı ve gözüm de bozuk
zaten her şeyi çok göremiyorum.
Buna rağmen Zeyneb’in evindeki sandalyenin yastığının rengi
neden gözüme çarpıyor bilmiyorum. Ya da Nurgül’ümün çeyizine öreceğim
battaniyenin ipini alırken paketin içinde çok az farkla yanlış ip koyulduğunu
bu az gören gözlerimle nasıl ayırt ediyorum gerçekten bilmiyorum.
‘Her şeyi madem görüyorsun’ diyorum kendime, hani çok
marifetmiş gibi ‘her şeyi görmeden görüyorsun madem sevgili Semacım, neden sana
yapılan yanlışları görmemekte bu kadar ısrarlısın? Açıkça canına kast ediyorlar
neden savunmak için bin dereden su getirerek o az çalışan kalbine bunu
kabullendirmeye çalışıyorsun?’
Kabul et ve özgürleş
Kabul et ve özgürleş
Kabul ettim ve özgürleştim.
Şarkının biri bitti diğeri başladı. Cilveli şarkıyı kendime
seçmiştim, cilveli birinden gelmişti. Ama bu şimdi çalan farklı, öyle gidesi
olanların şarkısı gibi, hiç dinleyesim yok. Gidenlerin gittiğine olan
inançsızlığımdan olsa gerek. Aman neyse ne alaka ben neden bunları yazıyorum
şimdi ayol?
Bir kelime ile o paragrafın içindeki ağırlığı da aldık,
attık ya bize de helal olsun. Şimdi okuyanlar için diyorum, biz her zaman
değişir. Bazen 3-5 kişiyizdir, bazen keyfimiz kâhyamız bazen ise tepemiz ve
tasımızdır. Yani biz diye boşuna söylemiyoruz.
Evet, ne diyorduk? Ya da yine neyi dememek için bin dereden
su getiriyorduk?
Şöyle arz edelim o halde, belki talep eden olursa sıkışıverir
kulağının kuytusuna;
Hayatımın en zor 1-1,5 yılını yaşadım. Hep artarak devam
ettiği bir yıl oldu. Hayatımın en çok öğrendiğim yılı da oldu tabi. Ve tabi çok
öğrenmenin bedeli de varmış. Çok şükür onu da ödedik. Hatta fazlasıyla.
Umarım değer diye düşünüyorum. Değmezse arıza çıkaracağımı
ve ortalığı ateşe vereceğimi asla düşünmüyorum. Çünkü neden düşüneyim?
Kaybettiğimiz şeyler oldu efendimiz. Bazen en çok kendimizi
kaybettik hatta. Ruhumuzun ağzı burnu kırıldı.
Gözyaşı kirpik uzatıyormuş efendim. Bunu da tecrübe ettik,
heybemize koyduk. Yola da devam edemedik. Oturduğumuz yerde kaldık.
Fakat daha acısını da deneyimledik. Bir araydı aranıyor
ilanı verdik gözyaşlarımıza. Çünkü insan bazen ağlayamaz. Sesi titrer, boğazı
düğümlenir, gözü de dolar Allah seni inandırsın. Ama akmaz. Kendini sallasan
bile o gözyaşı akmayabiliyormuş. Meğer ağlayabilmek ne güzel nimetmiş. O halde
toparlanıp tabii ki ağlamayalım. Ama toparlanıp Kuru fasulye yiyebiliriz. Ona itiraz
eden de gitsin kumda oynasın.
Tam içimden bir efkâr çıkacak gibi oluyor, tövbe estağfurullah
gülesim geliyor. Bizi artık hangi havalar mahvettiyse toparlanamıyoruz.
Ama hallederiz, içerde adamlarımız var.
He bu arada biz her şeyi halledemeyiz. Şahsım adına son
zamanlarda halledemediğim çok şey var. Ve halletmek zorunda da değiliz.
Ne yapalım yani?
Buradan Kübra’ya geçmiş olsun demek istiyorum.
Songül ve Hatice ve Zeyneb’e de hoş geldiniz ve Allah kabul
etsin demek istiyorum.
Bu kadar.
bay
